Çarşamba, Eylül 15, 2010

Umre izlenimleri



Alemlerin Rabbine hamd-ü senâlar olsun ki Ramazan’ın son on gününde Mekke’de, Mescid-i Haramda bulunabilen bahtiyarlardan biri de bendim. Efendimizin “Ramazan umresi yapan, benimle hacc yapmış gibidir”(1) müjdesinin mahiyetini anlamaya, yaşamaya çalıştım.



Nedir bu toplanmadan maksad-ı İlahi, diye düşündüm: Galiba, “Ben cinleri ve insanları Bana kulluk etsinler diye yarattım”(2) buyuran Rabbimiz, kimbilir ne muazzam bir mahiyeti olan Kâbe etrafında toplanmamızı istiyor. Kime kul olduğumuzu idrak etmemizi istiyor. Nasıl bir Uluhiyet karşısında olduğumuzu anlamamızı istiyor. O nihayetsiz Saltanatı karşısında omuz omuza, sıkı ve düzgün saflar halinde durmamızı istiyor. Ahdimizi yenilememizi, ubudiyetimizi takınmamızı, Saltanat-ı Uluhiyetini, Vücub-u Vücudunu şeksiz şüphesiz tanımamızı ve öylece ilan etmemizi istiyor. Ancak ve ancak O’na ibadet etmek için yaratıldığımızı iliklerimize kadar hissetmemizi istiyor.



Sonra birbirimizi tanımamızı, sadece ve sadece Müslüman olduğumuz için birbirimizi sevmemizi istiyor. Müslümanın, Müslümana kardeş olduğunu ikrar etmemizi, halimizle de tasdik etmemizi istiyor. O bize merhamet ettiği gibi bizim de birbirimize şefkatle muamele etmemizi istiyor. O bize lütfettiği gibi bizim de birbirimize ikram etmemizi istiyor. Birbirimizin halinden anlamamızı, icabı halinde sabretmemizi, yardımlaşmamızı istiyor. Sonra dünyaya dağılıp, ubudiyetimizi hayatın her alanında, çeşitli şekillerde göstermemizi istiyor. Yaşadığımız herşeyin, aslında kulluğun ve imtihanın konuları olduğunu hatırlamamızı istiyor.



İnayet-i İlahi: Kullarını Kabe-i Muazzama etrafında toplanmaya çağıran Rabbimiz, pek zayıf olan bizlere çeşitli şekillerde yardım ediyor. Mesela 45 derece öğlen sıcağında tavaf edebileceğinizi hayal bile edemezken, bunu mümkün kılıyor. Üstelik de neredeyse hiç zorlanmadan. Üstelik de akşama kadar bir yudum su içemiyecekken. Her şavtta illa ki hafif, tatlı bir rüzgarla nefeslendiriyor. Babalarının omuzunda tavaf eden çocuklar bile dayanıyor. Onca tavaf, say, namaz ve okumaya rağmen ciddi bir susuzluk çekmiyorsunuz. Ben ki sıcağa da susuzluğa da pek tahammülsüzüm. Bu bir inayet-i İlahi değilse nedir?



Tavaf: Tavaf, Kâbenin etrafında en kısa zamanda en hızlı şekilde dönme yarışı değil. Kainattaki umumi cezbeye uyum halinde, kendini o akışa bırakmak, o denizde bir damla olmak… Aceleye gerek yok. Dünyanın kalbinin attığı yerdesiniz. En içteki halkadasınız. Cenab-ı Hakkın rahmet sağanağı altındasınız. Dualarınızın kabul gördüğü, kimbilir kaç peygamberin medfun olduğu makamdasınız. Bütün mevcudiyetinizle, bütün duygularınızla pervane olun bu mekanda…



Say: Say alanının kenarında, pencere önündeki mermerlere oturup seyredersiniz. Binlerce insan bir nevi resm-i geçittedirler. Ne güzeldirler!.. Dudaklarda kıpır kıpır dualar, ellerde kitaplar, omuzlarında çocuklarla babalar, kucaklarında bebeklerle anneler, anne babalarının yanısıra koşuşan her boydan çocuklar, hervele yapmaya çalışan dedeler, siyah çarşafı ve peçesi içinde zarif yürüyüşlü kızlar, iki yana yalpalayarak yürüyen teyzeler, nerede ise sürünerek gitmeye çalışan yorgun insanlar, zinde adımlarla say eden gençler.. Onlara bakarken sizin de içiniz kıpır kıpır olur… Sanki yaptıkları şey, size bir iyilikmiş gibi duygulanırsınız.. Say alanının üzerinden geçen köprüden durup seyretmek ayrı güzeldir. Hz. Hacer annemize iktidaen yapılan bu gidip gelişler, gece, gündüz (namaz saatleri hariç) hiç kesilmeden devam eder. Yukardan baktığınızda gördüğünüz siyah ve beyazdır. Beyaz ihramlar, siyah başlar..

Selâm, illâ da selâm: Umreye gidince, gittiğim grupla birlikte hareket edip, belli bir alana bağlı kalmaktan ziyade, her seferinde “ya kısmet” deyip farklı yerlerde, farklı insanlar arasında namaz kılarak, her namazı ayrı bir macera olarak yaşamayı seviyorum. Ve illa ki selam.. Galiba bu toplu ibadetlerin en büyük hikmetlerinden biri, selamlaşma ve tanışma.. Efendimizin; “Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.”(3) demesinin hakikatini yaşadım. Burada selamlaşmanın tâbir-i câiz ise sihirli bir etkisi var. Anında bir muhabbet cereyanı sağlıyor. Müslüman kardeşin hakkında, sırf müslüman olduğu için sımsıcak duygulara yol açıyor. Böyle selamlaşmalar esnasında hediye alışverişleri de pek bol. Malezyalı bir kardeşim bana hasırdan örülü yelpazesini hediye etti.. Iraklı Esra ise bir sandviç ekmeği verdi ki o ekmek iki gün sonra çok acıktığı bir anda oğlumun imdadına yetişmişti. Ben de kendi yelpazemi bana namazda yer açan bir Arap kardeşime vermiştim. Oğlum ile beyim ise ilk fırsatta seccadelerini değişmişler yanlarında namaz kıldıkları müslümanlarla. Uzun konuşamıyoruz cehaletimizden dolayı. Ama bir selam yetiyor; “sen benim kardeşimsin” mesajını vermek için. Burada tebessümler çok sıcak.. Oraya, o topluluğa ait olduğunuzu hissettiriyor.
Bir defasında Kabe’nin karşısında oturmuş, namazı beklerken Tahmidiye okuyordum. Yanımda oturan genç kız, okuduğum şey ile ilgilendi. Galiba Umman’lı idi. Cevşen’i baştan itibaren tanıtmaya çalıştım. O, okudukça “sübhanallah” diyordu hayretler içinde. Sonunda Tahmidiye’yi birlikte okuduk. Namazı yanyana kıldık. Tesbihat yaparken bana parmaklarımla saymanın daha efdal olduğunu, böyle yaparsam kıyamet günü parmaklarımla ilgili iyi şeyler olacağını anlatmaya çalıştı. Onu mu kıracağım? Tesbihi bırakıp, parmaklarımla saydım. Namazdan sonra kucaklaşıp ayrıldık.


Müslüman dayanışması: Kabenin etrafında çok tatlı ötüşlü minik kuşlar uçuşuyor. Galiba kırlangıç bunlar. Bir sabah namaz vakti kuşlara bakarak düşündüm: “Bu kadar kuş var ama kuş pisliği görünmüyor.” Cevabı hemen o gün öğlen namazı vaktinde geldi. Ezan ile kamet arasında beklerken bir güvercin başörtümü pisletti. Ne yapacağımı şaşırdım. Başörtümü yıkamaya gitsem, namaza yetişemeyeceğim. Başımda necasetle de namaz kılamam. İmdadıma, yanımda oturan Endonezyalı hanım yetişti. Çantasından, onların geleneksel, beyaz, işlemeli, pelerin gibi örtülerinden bir tane çıkarıp başıma geçirdi. Sonra baktı ki o pek kıyafetime uymadı. Bu sefer, siyah bir başörtü çıkarıp verdi. Minnetimden ne yapacağımı bilemedim. Zira bana sadece bir başörtüsü değil, Mescid-i Haramda, Kabeye karşı bir namaz kılma şansı bağışlamıştı. Para teklif ettim, kabul etmedi. “Helal helal” dedi. Ben de ona bol bol dua ettim. Çıkarıp tesbihimi verdim. Bu kez o da çıkarıp, kendi tesbihini verdi. Ben yine borçlu kaldım.

Yine kâmete yakın bir zamanda bana yanında yer açan Rizeli Cevriye hanıma minnettarım. Burada en kıymetli şey, namazda, safta bir yer bulmak. Hele Kâbe’ye karşı olursa… Sonra tam iftar vaktinde yanımda yiyecek bir şeyim olmadığı anda, bana bir hurma veren o küçük kıza minnettarım. Zemzem musluklarına yanaşamadığım hengâmda beni farkedip bir bardak su uzatan o adama minnettarım.

Müslümanların kesreti: Umre ziyaretleri gittikçe daha kalabalık oluyor evet ama müşteki olmamaya nefsimizi ikna etmeli. Zaten bu mekanın, bu safların, bu zamanın kalabalık olması güzel olan. Allah’ın kullarının saf saf kemerbeste-i ubudiyet halinde olmaları güzel. Saltanat-ı Uluhiyetine, Vücub-u Vücuduna o ilanat, o şehadet, o teslimiyet güzel. Ramazanın 27. gecesinde öyle muhteşem bir kalabalık vardı ki, saflar neredeyse 15 dakika yürüyerek gidebildiğim otelime ulaşmıştı. Ana yollar trafiğe kapanmış, mescide dahil olmuştu. O anda ihatalı bir nazarla umum manzarayı birden görebilmeyi ne kadar isterdim. O muntazam ve muazzam saflar benim gözüme böyle güzel göründü ise Rabbimin nazarına ne kadar hoş gelmiştir!..

Bir de milyonlarca insan ayakta, el-pençe Kur’anı dinlerken ve Kelam-ı Ezeli bütün alanı, kulakları, gönülleri kaplamışken, gerçekten de Üstadın dediği gibi “Mütekellim-i Ezeliden dinler gibi” dinleniyor. Anlıyorum ki Rabbim o büyük resmi murad etmiş. Herbirimize birer zerre misal o resimde yer vermiş. O kadar ki şuurlu bir zerre. Ve nefis sahibi olduğu için bir ücret mukabilinde davet ediliyor ve yerini alıyor.. Ne mutlu ücretini Rıza-i İlahi bilenlere!.. Herhalde Beytü’l Ma’murda da benzer bir manzara vardır diye düşünüyor insan. Ama orada tavaf eden melekler acıkmıyor, yorulmuyor, uyuklamıyor, ücret beklemiyordur..


Efendimizi (s.a.v.) ziyaret: Daha önce de mümkün olmuştu. O zamanlar ferdî davranmış, ziyarete kendi imkanlarımla girmiştim. Bu kez tâbi olmayı seçtim. Orada görevli Türk asıllı bir genç hanım var. Türkiye’den gidenleri o bir araya toplayıp adım adım, sıraları gelince birlikte ziyarete sokuyor. Tabii yeşil halının üzerinde namaz kılmaya talep ziyade. İnsanlar sabırsız. O, bir yandan heyecanlı ziyaretçileri teskin edip, beklemeye ikna ederken bir yandan da muhtelif bilgiler veriyor, sohbet yapıyor. Orada, Mescid-i Nebevide oturup onu dinlemek istedim. Dinlerken kendimi ehl-i Suffadan gibi hissettim. Sonunda sıra Türkiye grubuna geldi. Çok kalabalıktık. Yeşil türbelerin arka yüzünü görebiliyorduk. Öylesine içiçe duruyorduk ki kıpırdamaya imkan yok. Acele etmemeye kararlıydım. Zira huzur-u Nebevideydim. Böyle saatlerce durabilirdim, durdum. Biliyordum; selamımı bizzat alıyordu. Daha ne isterim? Ben de her an ona ve iki mübarek arkadaşına selam vermek istiyordum.. Herhalde kıyamette de aynı böyle, şefaatini umarak bekleyecektik. Sonunda cennet bahçesinde iki rekat namaz bana da nasip oldu. Kendi kendime karar verdiğim gibi arkamdakileri fazla bekletmeden hemen çıktım. Yatsı namazından sonra girdiğim ziyaretten 12:00’de çıkmıştım.

Ya Rabbi! Efendimize vesileyi ver, bize de onun şefaatini nasip et.

Vedalaşma: Dönüş Medine’den. Mescid-i Nebevinin kapısında kadın görevliler arama yapar. Kameralı cep telefonu getirmek yasaktır. Bu arama sizi bekletir, yorar, canınızı sıkar. Yani bu işi yaptığı için o kadın görevliye teşekkür etmek aklınıza gelmez. Ama şahid olduğum bir manzara öyle demiyor. Dönüşlerin başladığı günlerden birinde bir Türk hacı hanım, kapıdaki görevli kadına sarılmış hem öpüyor hem söyleniyordu: “Canııım hakkını helal et, uğraştırdık, yorduk seni.” Görevli de duygulanmış, “Allah kabul inşaallah” diyerek ona candan mukabele ediyordu.

Bir umre böyle geçti. “Allah kabul inşaallah…” ŞEYMA GÜR

"UHUD BİZİ SEVER,BİZ DE UHUD'U"



DİPNOTLAR:

1-Ebu Davud, Menasık:80; Müslim, Hacc:221

2-Zariyat:56

3-Müslim, iman 93.

Etiketler: , , , , , , ,

Cuma, Nisan 13, 2007

KİME LAZIM?

Kadife yapraklı, muzip gülüşlü, rengârenk hercâi menekşe veya,yol kenarlarının neş'esi kırmızı gelincikleri seyretmek, çiçeklerin efendisi gülü koklamak kime lâzım bize mi çiçeğe mi?.. Cemâl zatında sevilir.
Ak Deniz..Ant.dan Kemere Doğru
Üzerinde ışıktan çizgiler ve yanıp sönen yakamozları veya huzur veren bir sükun ile uzanıp giden mavi denizlere, yada haşmetle uzanan sıradağlara,engin ufuklara,gözlerinle, duygularınla, tüm varlığınla dalmak, yüzmek,gezmek..
kime lâzım,bize mi,dağa- denize mi?
Kendini güneşe tutmak, ısınmak, aydınlanmak güneşe mi lâzım bize mi?... Kemâl zatında sevilir.
Şimdi;
Zâten ismet sıfatı ile muttasıf,
Bütün diğer âlemler gibi cennet de kendisi için yaratılmış,
Âlemler Rabbi yanında en sevimli ve sevgili,
Duâsı makbul,
Kendisi rahmete âyine,
Ahlakı Kur'ân ile tanımlanmış, hayatı Kur'ân'ın tefsiri,
Tek başına ubudiyeti, ulûhiyet dairesine mukabil gelen,
İnsanların en seçkinlerinin seçkini,
Yüzü suyu hürmetine; duâların kabul gördüğü, çözümsüz işlerin çözüldüğü, Yağmurun yağdırıldığı,imanla dünyadan ayrılmak arzusuna erildiği
Çok şefkatli, ümmetine çok düşkün,
Sevgili Peygamberimiz Efendimiz Muhammed'e (a.s.m.) salavât getirmeye kimin ihtiyacı var?
''Seni bütün mevcudiyetimle tasdik ediyorum Yâ Resullulah
Risalet vazifeni bîhakkın edâ ettiğine şehâdet ediyorum Yâ Resulullah
Rabbinden getirdiğin herşey haktır, baş göz üstüne kabul ediyorum Yâ Resulullah
Ümmetinden olmaktır emelim, kabul buyur Yâ Resulullah
Sen herşeyin , duaların da en güzeline lâyıksın Yâ Resulullah
Şerefimizsin, ümidimizsin, sevincimizsin, gözaydınlığımızsın Yâ Resulullah
Ben de buradayım, sünnetine ittiba gayretindeyim, beni de gör yâ Resulullah''

Demek olan salavâtı çok getirmeli ki o çok ihtiyacımız olan ve olacak şefaatine liyâkatimizi gösterelim.
Peki;
Bütün kâinat muhabbetiyle halkolmuş,
Biz günahkâr kullarını affetmek için türlü vesileler yaratan,
Cennette bir dakika rü’yet-i cemâl-i İlâhî, bütün Cennet lezâizine fâik olan,
Bütün kâinat Onun muhabbetiyle mest ve sergerdan olan,
Dünyada nihayetsiz ikrâmından, ihsânından başka;
''Cennet gibi, senin bütün arzularına câmi’ bir meskeni, senin cismânî hevesâtına ihzâr eden,Ve sâir esmâsıyla senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve sâir letâifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsanâtını o Cennette sana müheyyâ eden,Ve her bir isminde mânevî çok hazîne-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelî ki bir zerre muhabbeti kâinata bedel'' olabilen,
Kâinat ise Onun bir cüz’î tecellî-i muhabbetine bedel olamayan Rabbi Rahimimizi tanımak ve kendimizi tanıtmak, sevmek ve kendimizi Ona sevdirmek kime lazım?
Ne duâmız, ne ibadetimiz hiçbirşeye ihtiyacı olmayan, Zât-ı Ehâd-i Samed'e mi(hâşâ), yoksa biz âciz-i mutlak, fakir-i mutlak kullara mı?

Etiketler: , ,

Salı, Nisan 10, 2007

ŞEFAATE İNANMAYAN VİCDANINA SORSUN

Haliniz vaktiniz yerinde diyelim. Yanınızda yörenizdeki insanların, hele de birinci ikinci derece yakınlarınızın ihtiyaçlarına bîgane kalabilir misiniz? Hamiyetiniz nisbetinde ihtiyaçlarını karşılamak, yardımlarına koşmak isteyeceksiniz. Çünkü Allah, insana böyle bir vicdan vermiş.

Siz dînî hassasiyetleri gözeterek yaşıyor olsanız da yakınlarınız, meselâ evlatlarınız günahlar içinde yüzüyorlarsa ''bana ne'' diyemez, onları kurtarmak için çırpınırsınız. Çünkü âkıbeti bilir, râzı olamazsınız. Çünkü Allah nehy-i münkeri emretmiştir. Çünkü Allah insanların kalbine rikkat-i cinsiye vermiştir.

Bu, bu dünyada böyle. Bir de hayâlen ahiret yurduna, hesap gününe gidelim; Rabbim size mağfiret etmiş, günahlarınızı bağışlamış, ikram etmiş cennetine sevketmiş. Arkanıza bakmadan gider misiniz, yoksa sağınıza solunuza bakıp, ''sevdiklerim ne halde'' diye merak edip onların da hüsn-ü hallerini görmek mi istersiniz?
Eğer yüz bulacak olsanız, bütün mevcudiyetinizle yalvarmaz mısınız? '' Rabbim, sen affetmeyi seversin, onları da affet!..'' demez misiniz?

Siz istersiniz de evliyaullah istemez mi?
Allah'ın Resulü istemez mi?
Ve Allah, o çok sevdiği,
En sevdiği kulunun,
Hiç bir duasını geri çevirmediği kulunun,
Alemlere rahmet diye gönderdiği kulunun,
Onun bir işareti ile ayı ikiye böldüğü kulunun,
Onun hatırı için güneşi beklettiği kulunun
Ümmetine çok şefkatli o kulunun
Ümmeti için günler, geceler boyu gözyaşı döken o kulunun isteğini geri çevirir mi?
Çevirecek olsa, zaten ona, onca merhameti vermekle tâzip etmiş olmaz mıydı?
Elbette Allah, biz günahkar ümmetini çok seven ve çok sevdiğimiz Efendimiz (s.a.v.) e şefaat yetkisi verecektir, hem de Makâm-ı Mahmud'u. Sırf onu mutlu ve hoşnut etmek için olsa bile verecektir.
O da Allah'a şirk koşmadan iman edenlere, ashabına dil uzatıp incitmeyenlere şefaat edecektir.
Yani,aklı başında olan insan,bahusus müslüman,şefaata nasıl layık olurum,nasıl o şefaata mazhar olurum diye kafa yorup gayret etmeli.

Allah’ım! O seçkin Habîbinin şefaatiyle bizleri iyilerle birlikte Cennete girdir.

''O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez.'' Tâhâ: 109

''Onların Alla^h'tan başka yakardıkları şeyler ise şefaat yetkisine sahip değillerdir, ancak bilerek hakka şahitlik edenler müstesna.'' Zuhruf: 86

''Bana şefaat (etme yetkisi) verildi.''
Buhari, Teyemmüm 3, Salat 56, 1 Husmus 8; Müslim, Mesacid 3, (521) Nesai, Gusl 26 (1,210-211)

''Ümmetimden (alim, şehid, salih) bazıları var; bir cemaate şefaat eder, bazıları var bir kabileye şefaat eder, bazıları bir bölüğe şefaat eder, bazıları da tek bir ferde şefaat eder ve cennete girmelerini sağlar.'' Tirmizi, Kıyamet 11,(2442)
''Es-sebebu ke’l-fâil düsturuyla, bütün ümmetinin bütün zamanlarda işlediği hasenatın bir misli onun defter-i hasenatına girmesi ve bütün kâinatın hakikatlerini, getirdiği nurla nurlandırması, değil yalnız cin ve insi ve meleği ve zîhayatları, belki kâinatı ve semavatı ve arzı minnettar eylemesi ve istidat lisanıyla nebatatın duaları ve ihtiyac-ı fıtrî diliyle hayvanâtın duaları, gözümüz önünde bilfiil kabul olmasının şehadetiyle, milyonlar, belki milyarlar fıtrî ve reddedilmez duaları makbul olan sulehâ-yı ümmeti hergün o zâta (a.s.m.) salât ve selâm ile rahmet duaları ve mânevî kazançlarını en evvel o zâta (a.s.m.) bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur’ân’ın üç yüzbin hurufunun herbirisinde on sevaptan tâ yüz, tâ bin hasene ve meyve vermesinden, yalnız kıraat-i Kur’ân cihetiyle defter-i a’mâline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle, o zâtın (a.s.m.) şahsiyet-i mâneviyesi olan hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) istikbâlde bir şecere-i tûbâ-i Cennet hükmünde olacağını Allâmü’l-Guyûb bilmiş ve görmüş ve o makama göre Kur’ân’ında o azîm ehemmiyeti vermiş ve fermanında ona tebaiyeti ve sünnet-i seniyyesine ittibâ ile şefaatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mesele-i insaniye göstermiş '' Sözler:424

Etiketler: , ,

Pazar, Şubat 04, 2007

DUA EDEN ADAM...


Dua eden adam bilir
Birisi var ki;
Hem herşeyi görür, duyar
Hem herşeye kâdir, gücü yeter
Hem sonsuz Rahmet ve merhamet sahibi

Dua eden adam duasını eder ve bekler;
Bilir ki duası kayda geçti
Kendisi için en münasip, en menfaatli şekilde işleme kondu.

Dua eden adam bilir;
Hiç bir zaman yalnız değil, kimsesiz değil, çaresiz değil.

Dua eden adam emindir ki
Duası milyarlaca, her lisandan, her canlıdan arşa yükselen dualar arasında kendisininki kaynamaz, kaybolmaz.

Dua eden adama duâdan ziyade ne lazım gelir, kulluğunu doyasıya yaşamak için?

"Meselâ, esbâba teşebbüs, bir duâ-i fiilîdir. Esbâbın içtimâı, müsebbebi icad etmek için değil, belki lisân-ı hal ile müsebbebi Cenâb-ı Haktan istemek için, bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek, hazîne-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi duâ-i fiilî, Cevâd-ı Mutlakın isim ve ünvânına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır.
İkinci kısım, lisân ile, kalb ile duâ etmektir; eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gàyesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Duâ eden adam anlar ki, birisi var; onun hâtırât-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder. İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Duâ gibi hazîne-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesîleyi elden bırakma. Ona yapış; âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi, bütün kâinatın duâlarını kendi duân içine al, bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumi gibi "iyyake na'büdü ve iyyake nestaiyn"Ancak,Sana ibadet eder, Senden yardım isteriz. (Fâtiha Sûresi: 5.) de, kâinatın güzel bir takvîmi ol."Sözler, Sayfa 288

Etiketler: