Çarşamba, Eylül 15, 2010

Umre izlenimleri



Alemlerin Rabbine hamd-ü senâlar olsun ki Ramazan’ın son on gününde Mekke’de, Mescid-i Haramda bulunabilen bahtiyarlardan biri de bendim. Efendimizin “Ramazan umresi yapan, benimle hacc yapmış gibidir”(1) müjdesinin mahiyetini anlamaya, yaşamaya çalıştım.



Nedir bu toplanmadan maksad-ı İlahi, diye düşündüm: Galiba, “Ben cinleri ve insanları Bana kulluk etsinler diye yarattım”(2) buyuran Rabbimiz, kimbilir ne muazzam bir mahiyeti olan Kâbe etrafında toplanmamızı istiyor. Kime kul olduğumuzu idrak etmemizi istiyor. Nasıl bir Uluhiyet karşısında olduğumuzu anlamamızı istiyor. O nihayetsiz Saltanatı karşısında omuz omuza, sıkı ve düzgün saflar halinde durmamızı istiyor. Ahdimizi yenilememizi, ubudiyetimizi takınmamızı, Saltanat-ı Uluhiyetini, Vücub-u Vücudunu şeksiz şüphesiz tanımamızı ve öylece ilan etmemizi istiyor. Ancak ve ancak O’na ibadet etmek için yaratıldığımızı iliklerimize kadar hissetmemizi istiyor.



Sonra birbirimizi tanımamızı, sadece ve sadece Müslüman olduğumuz için birbirimizi sevmemizi istiyor. Müslümanın, Müslümana kardeş olduğunu ikrar etmemizi, halimizle de tasdik etmemizi istiyor. O bize merhamet ettiği gibi bizim de birbirimize şefkatle muamele etmemizi istiyor. O bize lütfettiği gibi bizim de birbirimize ikram etmemizi istiyor. Birbirimizin halinden anlamamızı, icabı halinde sabretmemizi, yardımlaşmamızı istiyor. Sonra dünyaya dağılıp, ubudiyetimizi hayatın her alanında, çeşitli şekillerde göstermemizi istiyor. Yaşadığımız herşeyin, aslında kulluğun ve imtihanın konuları olduğunu hatırlamamızı istiyor.



İnayet-i İlahi: Kullarını Kabe-i Muazzama etrafında toplanmaya çağıran Rabbimiz, pek zayıf olan bizlere çeşitli şekillerde yardım ediyor. Mesela 45 derece öğlen sıcağında tavaf edebileceğinizi hayal bile edemezken, bunu mümkün kılıyor. Üstelik de neredeyse hiç zorlanmadan. Üstelik de akşama kadar bir yudum su içemiyecekken. Her şavtta illa ki hafif, tatlı bir rüzgarla nefeslendiriyor. Babalarının omuzunda tavaf eden çocuklar bile dayanıyor. Onca tavaf, say, namaz ve okumaya rağmen ciddi bir susuzluk çekmiyorsunuz. Ben ki sıcağa da susuzluğa da pek tahammülsüzüm. Bu bir inayet-i İlahi değilse nedir?



Tavaf: Tavaf, Kâbenin etrafında en kısa zamanda en hızlı şekilde dönme yarışı değil. Kainattaki umumi cezbeye uyum halinde, kendini o akışa bırakmak, o denizde bir damla olmak… Aceleye gerek yok. Dünyanın kalbinin attığı yerdesiniz. En içteki halkadasınız. Cenab-ı Hakkın rahmet sağanağı altındasınız. Dualarınızın kabul gördüğü, kimbilir kaç peygamberin medfun olduğu makamdasınız. Bütün mevcudiyetinizle, bütün duygularınızla pervane olun bu mekanda…



Say: Say alanının kenarında, pencere önündeki mermerlere oturup seyredersiniz. Binlerce insan bir nevi resm-i geçittedirler. Ne güzeldirler!.. Dudaklarda kıpır kıpır dualar, ellerde kitaplar, omuzlarında çocuklarla babalar, kucaklarında bebeklerle anneler, anne babalarının yanısıra koşuşan her boydan çocuklar, hervele yapmaya çalışan dedeler, siyah çarşafı ve peçesi içinde zarif yürüyüşlü kızlar, iki yana yalpalayarak yürüyen teyzeler, nerede ise sürünerek gitmeye çalışan yorgun insanlar, zinde adımlarla say eden gençler.. Onlara bakarken sizin de içiniz kıpır kıpır olur… Sanki yaptıkları şey, size bir iyilikmiş gibi duygulanırsınız.. Say alanının üzerinden geçen köprüden durup seyretmek ayrı güzeldir. Hz. Hacer annemize iktidaen yapılan bu gidip gelişler, gece, gündüz (namaz saatleri hariç) hiç kesilmeden devam eder. Yukardan baktığınızda gördüğünüz siyah ve beyazdır. Beyaz ihramlar, siyah başlar..

Selâm, illâ da selâm: Umreye gidince, gittiğim grupla birlikte hareket edip, belli bir alana bağlı kalmaktan ziyade, her seferinde “ya kısmet” deyip farklı yerlerde, farklı insanlar arasında namaz kılarak, her namazı ayrı bir macera olarak yaşamayı seviyorum. Ve illa ki selam.. Galiba bu toplu ibadetlerin en büyük hikmetlerinden biri, selamlaşma ve tanışma.. Efendimizin; “Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.”(3) demesinin hakikatini yaşadım. Burada selamlaşmanın tâbir-i câiz ise sihirli bir etkisi var. Anında bir muhabbet cereyanı sağlıyor. Müslüman kardeşin hakkında, sırf müslüman olduğu için sımsıcak duygulara yol açıyor. Böyle selamlaşmalar esnasında hediye alışverişleri de pek bol. Malezyalı bir kardeşim bana hasırdan örülü yelpazesini hediye etti.. Iraklı Esra ise bir sandviç ekmeği verdi ki o ekmek iki gün sonra çok acıktığı bir anda oğlumun imdadına yetişmişti. Ben de kendi yelpazemi bana namazda yer açan bir Arap kardeşime vermiştim. Oğlum ile beyim ise ilk fırsatta seccadelerini değişmişler yanlarında namaz kıldıkları müslümanlarla. Uzun konuşamıyoruz cehaletimizden dolayı. Ama bir selam yetiyor; “sen benim kardeşimsin” mesajını vermek için. Burada tebessümler çok sıcak.. Oraya, o topluluğa ait olduğunuzu hissettiriyor.
Bir defasında Kabe’nin karşısında oturmuş, namazı beklerken Tahmidiye okuyordum. Yanımda oturan genç kız, okuduğum şey ile ilgilendi. Galiba Umman’lı idi. Cevşen’i baştan itibaren tanıtmaya çalıştım. O, okudukça “sübhanallah” diyordu hayretler içinde. Sonunda Tahmidiye’yi birlikte okuduk. Namazı yanyana kıldık. Tesbihat yaparken bana parmaklarımla saymanın daha efdal olduğunu, böyle yaparsam kıyamet günü parmaklarımla ilgili iyi şeyler olacağını anlatmaya çalıştı. Onu mu kıracağım? Tesbihi bırakıp, parmaklarımla saydım. Namazdan sonra kucaklaşıp ayrıldık.


Müslüman dayanışması: Kabenin etrafında çok tatlı ötüşlü minik kuşlar uçuşuyor. Galiba kırlangıç bunlar. Bir sabah namaz vakti kuşlara bakarak düşündüm: “Bu kadar kuş var ama kuş pisliği görünmüyor.” Cevabı hemen o gün öğlen namazı vaktinde geldi. Ezan ile kamet arasında beklerken bir güvercin başörtümü pisletti. Ne yapacağımı şaşırdım. Başörtümü yıkamaya gitsem, namaza yetişemeyeceğim. Başımda necasetle de namaz kılamam. İmdadıma, yanımda oturan Endonezyalı hanım yetişti. Çantasından, onların geleneksel, beyaz, işlemeli, pelerin gibi örtülerinden bir tane çıkarıp başıma geçirdi. Sonra baktı ki o pek kıyafetime uymadı. Bu sefer, siyah bir başörtü çıkarıp verdi. Minnetimden ne yapacağımı bilemedim. Zira bana sadece bir başörtüsü değil, Mescid-i Haramda, Kabeye karşı bir namaz kılma şansı bağışlamıştı. Para teklif ettim, kabul etmedi. “Helal helal” dedi. Ben de ona bol bol dua ettim. Çıkarıp tesbihimi verdim. Bu kez o da çıkarıp, kendi tesbihini verdi. Ben yine borçlu kaldım.

Yine kâmete yakın bir zamanda bana yanında yer açan Rizeli Cevriye hanıma minnettarım. Burada en kıymetli şey, namazda, safta bir yer bulmak. Hele Kâbe’ye karşı olursa… Sonra tam iftar vaktinde yanımda yiyecek bir şeyim olmadığı anda, bana bir hurma veren o küçük kıza minnettarım. Zemzem musluklarına yanaşamadığım hengâmda beni farkedip bir bardak su uzatan o adama minnettarım.

Müslümanların kesreti: Umre ziyaretleri gittikçe daha kalabalık oluyor evet ama müşteki olmamaya nefsimizi ikna etmeli. Zaten bu mekanın, bu safların, bu zamanın kalabalık olması güzel olan. Allah’ın kullarının saf saf kemerbeste-i ubudiyet halinde olmaları güzel. Saltanat-ı Uluhiyetine, Vücub-u Vücuduna o ilanat, o şehadet, o teslimiyet güzel. Ramazanın 27. gecesinde öyle muhteşem bir kalabalık vardı ki, saflar neredeyse 15 dakika yürüyerek gidebildiğim otelime ulaşmıştı. Ana yollar trafiğe kapanmış, mescide dahil olmuştu. O anda ihatalı bir nazarla umum manzarayı birden görebilmeyi ne kadar isterdim. O muntazam ve muazzam saflar benim gözüme böyle güzel göründü ise Rabbimin nazarına ne kadar hoş gelmiştir!..

Bir de milyonlarca insan ayakta, el-pençe Kur’anı dinlerken ve Kelam-ı Ezeli bütün alanı, kulakları, gönülleri kaplamışken, gerçekten de Üstadın dediği gibi “Mütekellim-i Ezeliden dinler gibi” dinleniyor. Anlıyorum ki Rabbim o büyük resmi murad etmiş. Herbirimize birer zerre misal o resimde yer vermiş. O kadar ki şuurlu bir zerre. Ve nefis sahibi olduğu için bir ücret mukabilinde davet ediliyor ve yerini alıyor.. Ne mutlu ücretini Rıza-i İlahi bilenlere!.. Herhalde Beytü’l Ma’murda da benzer bir manzara vardır diye düşünüyor insan. Ama orada tavaf eden melekler acıkmıyor, yorulmuyor, uyuklamıyor, ücret beklemiyordur..


Efendimizi (s.a.v.) ziyaret: Daha önce de mümkün olmuştu. O zamanlar ferdî davranmış, ziyarete kendi imkanlarımla girmiştim. Bu kez tâbi olmayı seçtim. Orada görevli Türk asıllı bir genç hanım var. Türkiye’den gidenleri o bir araya toplayıp adım adım, sıraları gelince birlikte ziyarete sokuyor. Tabii yeşil halının üzerinde namaz kılmaya talep ziyade. İnsanlar sabırsız. O, bir yandan heyecanlı ziyaretçileri teskin edip, beklemeye ikna ederken bir yandan da muhtelif bilgiler veriyor, sohbet yapıyor. Orada, Mescid-i Nebevide oturup onu dinlemek istedim. Dinlerken kendimi ehl-i Suffadan gibi hissettim. Sonunda sıra Türkiye grubuna geldi. Çok kalabalıktık. Yeşil türbelerin arka yüzünü görebiliyorduk. Öylesine içiçe duruyorduk ki kıpırdamaya imkan yok. Acele etmemeye kararlıydım. Zira huzur-u Nebevideydim. Böyle saatlerce durabilirdim, durdum. Biliyordum; selamımı bizzat alıyordu. Daha ne isterim? Ben de her an ona ve iki mübarek arkadaşına selam vermek istiyordum.. Herhalde kıyamette de aynı böyle, şefaatini umarak bekleyecektik. Sonunda cennet bahçesinde iki rekat namaz bana da nasip oldu. Kendi kendime karar verdiğim gibi arkamdakileri fazla bekletmeden hemen çıktım. Yatsı namazından sonra girdiğim ziyaretten 12:00’de çıkmıştım.

Ya Rabbi! Efendimize vesileyi ver, bize de onun şefaatini nasip et.

Vedalaşma: Dönüş Medine’den. Mescid-i Nebevinin kapısında kadın görevliler arama yapar. Kameralı cep telefonu getirmek yasaktır. Bu arama sizi bekletir, yorar, canınızı sıkar. Yani bu işi yaptığı için o kadın görevliye teşekkür etmek aklınıza gelmez. Ama şahid olduğum bir manzara öyle demiyor. Dönüşlerin başladığı günlerden birinde bir Türk hacı hanım, kapıdaki görevli kadına sarılmış hem öpüyor hem söyleniyordu: “Canııım hakkını helal et, uğraştırdık, yorduk seni.” Görevli de duygulanmış, “Allah kabul inşaallah” diyerek ona candan mukabele ediyordu.

Bir umre böyle geçti. “Allah kabul inşaallah…” ŞEYMA GÜR

"UHUD BİZİ SEVER,BİZ DE UHUD'U"



DİPNOTLAR:

1-Ebu Davud, Menasık:80; Müslim, Hacc:221

2-Zariyat:56

3-Müslim, iman 93.

Etiketler: , , , , , , ,

Pazar, Mart 04, 2007

NETİCE OLARAK, AY TUTULDU

Yazıdan anlaşılacağı üzere, elimizde olmayan sebeplerle,kendi çektiğimiz resimlerden değil..Çekenlerin eline sağlık.

Haftalar önceden, telefonuma kaydetmiştim hatırlatsın diye. O gün ve akşam hava berrak olunca, açık bir görüş mümkün olacak diye sevinmiş ve ümitlenmiştim. Ama akşamın ilerleyen saatlerinde bulutlar gökyüzünü kapladı.

Netice: Kısmetten öte yol yok!..

Biz göremediysek de görenler gördü; takvimlerin en güzeli, renkten renge, halden hâle girerek, ''semanın müzeyyen tavanında ayı nurlu bir kandil yapan Zat-ı Münir-i Kadir'in'' (cevşen:67.4) her şeyde nihayetsiz güzellikler yarattığını, faydalarla güzellikleri içiçe sardığını ve güzelliği teksir etmeyi ne çok sevdiğini anlattı durdu.

Netice: ''Evet, insanın mâdem bir sofra-i ni’meti semâvât ve arz ise ve o sofradaki ni’metlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan ni’metler had ve hesâba gelmez.'' Sözler: 387

Bir örneğini son güneş tutulmasında gördük; takvimcilik yapan sevgili ay, minicik cüssesi ile güneşe perde oldu. Şimdi de dünyaya nisbeten bir avuç bulut, bütün manzarayı kapattı.

Netice: Nice küçük mâniler, nice büyük hakikatlerin görülmesine engel olabilir.

Oğlumun '' ayın görülmesi olay olmuyor da görülmemesi mi olay oluyor?'' diye yorumladığı ay tutulmasının, unutulmaz ve muhteşem bir numunesini seneler önce izleme şansım olmuştu. Bir daha yâ kısmet.


Tripot ve Kamerasıyla kala-kalan,ekip arkadaşı da şöyle söyleniyordu..

''Dünya böyle işte ya!ay tutulurken ya kameramız olmaz,ya bulut kaplar..hava berrak olur,bize kısmet olmaz..ama,eminim,levh-i mahfuz kayıtları orjinalini aratmaz..Cenab-ı Hak, EN SEVGİLİLERin,yorumlarıyla seyretmeyi nasip etsin..''


''Yani, semânın müzeyyen tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lâmbayı takmak; gece gündüz hatlarıyla, kış yaz sahifelerinde mektubât-ı Samedâniyeyi yazmasına bir nur hokkası hükmüne getirmek; ve yüksek minâre ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrepleri misillü, kubbe-i semâda kameri zamanın saat-i kübrâsına bir akrep yapmak; mütefâvit çok hilâller sûretinde her geceye güyâ ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak; menzillerinde kemâl-i mîzanla, dakîk hesapla hareket ettirmek; ve kubbe-i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihayetsiz bir saltanat-ı rubûbiyetin şeâiridir, zîşuura onu iş’âr eden muhteşem bir ulûhiyetin işârâtıdır; ehl-i fikri imâna ve tevhide dâvet eder.'' Sözler:553

''Nasıl ki, güneşin gurûbu, akşam namazının vaktidir; hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsûf ve husûf namazları denilen iki ibâdet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nurânî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medâr olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını, o vakitte bir nevi ibâdete dâvet eder. Yoksa, o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesâbiyle muayyen olan ay ve güneşin husûf ve küsûflarının inkişafları için değildir.''Sözler:287


Netice olarak:

''Gece gündüz, güneş, ay, hepsi O’nun âyetlerindendir. O halde güneşe ve aya değil, onları öylece yaratana secde edin, eğer O’na ibadet ediyorsanız! ''Fussilet: 37

Etiketler: ,

Pazar, Ocak 21, 2007

NAMAZA DAİR(9.sözden mülhem)


Bir yanda Kadîr-i Zülcelâlin azim tasarrufu ve o tasarruf içinde ihsanâtı var,diğer yanda kulun buna cevabı, yani ubûdiyeti.

Kul İlâhi tasarrufta celâlî tecellileri gördükçe ''Sübhanallah'' demeli,
Yaratılıştaki ve şuunattaki mükemmellikler ''Allahü ekber'' dedirtmeli,
Cemâl ve ihsan; Elhamdülillah söyletmeli,
Yani kulun her durumda söyleyeceği bir sözü var ve olmalı.
Zaten bu dünyada o sözü söylemek için bulunuyor.
Ve bu ubûdiyet duruşu namazla formüle edilmiş; Rabbimi nasıl tâzim, takdis edebilirim, şükrümü nasıl ifade edebilirim arayışı içinde olan insana ; işte böyle diye yolu yordamı sunulmuş; bir kolaylık bir güzellik olarak..
Cenâb-ı Allah namazın bu mânâsından hissemizi ziyâde eyleye..amiin..



Fecr..
Bahar öncesi gibi,
Kâinatın yaratılışının ilk günündeymişcesine,
Rahm-ı mâderde şu âleme doğmayı bekleyen bebek misâl insan;
Her fecir uyanır (uyanmalı)
Önünde belirsizliklerle, meşakkatlerle,vazifelerle dolu bir gün onu beklemektedir.
Bismillah deyip hiçbirşeye el sürmeden önce,
Allahü ekber deyip secdede yüz sürer (sürmeli)
Bilir (bilmeli ) bir kâdir-i Zülcelâlin yardımına, kollamasına, gözetmesine nihayetsiz ihtiyacı vardır.
O başlangıç,o yöneliş,o istimdat,o hâlini / aczini arzetme, duyulduğunu,dikkate alındığını bilmek ne güzeldir.( olmalı )
Güne fecir namazı ile başlamalı.


Zuhr..
Hz. Âdem dünyaya henüz ayak basmış,
Mevsim yaz,
Ömür gençlik kemâlinde misüllü,
Gün zuhr kemâlinde
Dünya işlerinin orta yeri
Soluklanma zamanı
Nereye böyle?...durup hatırlama zamanı
Bu bekâsız,meşakkatli işler içinde gaflet diz boyu
Ruh teneffüs ister
Bu nimetler şükür ister
Kayyûm-u Bâki olan Mün'im-i Hakîki'nin cemâl ve kemâli bir hayret secdesi ister
İnsan olan insan, zuhr zamanı kulluğunu namazla takdîm ister.


Asr..
Âlemlere rahmet Hz. Muhammed (a.s.m.) dünyaya teşrif etmiş.
O teşrifle;
Dünya mesrûr
Zaman mesrûr
Mahlûkât mesrûr
Melekût mesrûr
İnsan mesrûr
O teşrifteki in'amât-ı Rabbaniyeye şükür gerektir.
Dünyanın ikindisi olmuş, hem güzü..
Dünya işleri epeyce hâle -yola konmuş, maksud neticeler alınmış..
Nev-i beşerin şakaklarında ihtiyarlık güneşi tûlû ederken,
İşte gün de, güneş de ufûle meyletti.
Ne yerinde duruyor ki?..
Ne dünyanın kendisi, ne işleri, ne üstündeki memur misafirler..
Tebeddül etmeyen ancak Kadîm-i Bâki,Kayyum-u Sermedî..

Öyleyse şimdi hem güzün, hem ihtiyarlığın, hem âhir zamanın hüznüne karşı: ''zevâlsiz ve nihayetsiz rahmetinin iltifatına ilticâ edip,hesapsız ni'metlerine karşı şükür ve hamd ederek; izzet-i Rubûbiyetine karşı zelilâne rükûa gidip,sermediyet-i Ulûhiyetine karşı mahviyetkârâne secde ederek; hakiki bir teselli, bir rahat-ı ruh bulup, huzur-u kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyet olmak'' zamanı..
Asr namazı zamanı..


Mağrip..
Düşünün ki;
Kıyamet koptu kopacak..
Sorular da cevaplar da bitmiş, kağıtlar toplanmış,
İmtihan salonunun lambası söndürülmüş,
Hatta salonun kendisi de zelezele-i sekeratta
Kabrinizden dâvet var..
Ne gül var artık, ne koklayan..
Ne böcek , ne de temaşâ eden..
Dünyanın kışı..
Böyle zamanları, böyle halleri ihsas eder mağrib zamanı..
En iyisi bu âzim tasarrufun sahibine yönelmeli: Allahüekber..
Giden ve gitmekte ve gidecek olan mâsivadan elini çekmeli.
Geçmiş ve gelecek nimetler için hamdetmeli..
Yaşarken de ölürken de ancak O'na kulluk edip, ancak O'ndan yardım istemeli..
Kendi acz ve zaafını, fakr ve zilletini kâinatınkine katıp,O'nun hadsiz kibriyâsını, nihayetsiz kudretini, tegayyürsüz sıfat-ı kudsiyesini, kemalini tesbih, tazim, takdis etmeli..
Halife-i arz olmanın hakkını, mahlukatın tesbihatını temsil vazifesini unutmamalı.
Doğarken, yaşarken, ölürken, miracda , mahşerde her daim ''ümmeti, ümmetî'' diyen şefkatli Resul-ü Ekremine tecdid-i biat, selâm etmeli..
Dinle ki mağrib ezanını;
Kıyametin ayak sesleri duyulmakta..



İşa..
Artık ne güneş var ne eseri..
Ne insan, ne hatırlayan, ne hatırlatan..
Karanlığın örttüğü bu yerde, aydınlıkların da karanlıkların da Rabbi tasarrufta ancak
Bu karanlığı aydınlığa tebdil edebilecek olan;
Geceyi de gündüze,
Kışı da yaza,
Dünyayı da ahirete çevirebilecek olandır ancak.

Sabaha çıkmak yâ kısmet
Bir gün, bir gece olacak ki sabaha çıkmayıverecek bu fakir , şu dünya..
O geceyi bu gece bilmeli..
Henüz can bedendeyken, fenâ bulmadan,
Bir Bâki-i Sermedi'ye münâcatla, bir parçacık bir sohbet-i bâkiye bulmaya bakmalı.

Karanlık seni görmesine mani olmayan,seni hiç unutmayan, gözden çıkarmayan Mâ'bud ve Mahbub-u Baki'ye yönelerek,
Kulluğunu sadece ve sadece O'na takdim etmeli.
Şu hâzır karanlıktan da, istikbal karanlığından da saadet-i ebediyeye çıkarabilecek olandan, sırat-i müstakîme hidâyet istemeli.

Gündüzün güneşi gibi gecenin yıldızları da itaatleri ile sana nümûne-i imtisâl olup Allahü ekber dedirtmeli
Rükuda - secdede Allahüekber
Nefsim adına, mahlûkat adına, kainat adına Allahüekber
Sabahı umarak, haşri bekleyerek Allahüekber..

Etiketler: ,